Şubat 2008 için arşiv

>Çocuk Yetiştirmenin Püf Noktaları

Şubat 27, 2008

>Psikiyatrist MEHMET TÜZÜN

BEN bir psikiyatri uzmanıyım. Üç tane de çocuk yetiştiriyorum. Dinimi yaşamaya da gayret ediyorum. Saydığım üç sahada da iddialı olmadığımı baştan söyleyeyim. Ama bu üç özelliği birleştirmiş birinin “çocuk yetiştirmede dikkat edilecek noktalar” üzerine anne-babalara sunacak önerilerinin olmaması da ayıp olur tabii. O yüzden, dilim döndüğünce, çocuk yetiştirme ile ilgili fikirlerimi sizinle paylaşmak istedim. Aslında bu konunun hakkı, uzunca bir kitap olmaktır, ama acemi bir yazar olarak şimdilik bu yazı ile yetinmenizi rica ediyorum. Ve öylesi bir kitap için de dua etmenizi. Şimdi konuya girelim.

Sağlam ve tutarlı bir dünya görüşü olmayan günümüz pedagog ve psikologları, “dipsiz kuyuya ipsiz inerek”, ortalama on yılda bir değişen fikirlerle, ana-babalara yeni yeni reçeteler sunuyorlar, biliyorsunuz. Hepsini de “Doğrusu budur, itiraz etmeyin. Böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin.” diye pazarlıyorlar.

Freud’dan hayli etkilenen “68 kuşağı”nın eğitimcileri “Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin.” diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler maalesef. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: “Çocuğa, onun görevlerini ve sizin ondan beklentilerinizi açıkça söyleyin. Hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile.”

İşte bu kavram karmaşasından çıkabilmek için, dinimizin şaşmaz-şaşırtmaz prensiplerinden de faydalanarak, çocuk yetiştirmede temel prensipleri toparlamaya çalışacağım.

“KENDİNİ ISLAH ETMEYEN BAŞKASINI ISLAH EDEMEZ”

Çocuklarımıza faydalı olmak istiyorsak, işe kendimizden başlamalıyız. “Kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez.” Hatta tersine, “iyilik yapıyorum” diye kırıp döker, zarar verir. Kendi hasta olan, hastayı nasıl tedavi edebilir ki? Ve eğer biz kendi içimizde huzurlu, tutarlı, mutlu bir çizgi oturtmuşsak, bizdeki huzur doğal olarak çevremize, sevdiklerimize yansıyacaktır.

Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlaklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını da biliyorum. Evlerine misafir olduğum bir gün “nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz?” diyecek oldum. Ama son anda vazgeçtim, demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey. Baba samimi ve tutarlı bir dindar, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakâr. Evleri sade döşenmiş, insana huzur veriyor. Başköşede kitaplar, TV ise genellikle kapalı. Sohbetler iyilik, doğruluk, fedakarlık üzerine. Yalan yok, dedikodu yok, kavga yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden? “Armut dibine düşer”, “üzüm üzüme baka baka kararır” sözleri boşuna söylenmemiş.

Bir psikiyatrist olarak bana sıklıkla çocuklarını getirir aileler. “Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz…” Hiç istisnası yok gibidir, odama çocuk girer ve çıkar, ama aile girer ve kalır… Hemen daima, ailededir esas problem. Anne-babanın açık hataları, bariz saplantıları, hatta psikiyatrik hastalıkları vardır. Ama onlar genellikle kendilerindeki sorunları görmez, çocuktaki problemleri ileri sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. “O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?” havası vardır çoklukla. Ama biz genellikle aileyi terapiye alırız. Ve anne-baba toparladıkça çocuk da inanılmaz bir hızla düzelir.

Bunun en sık gördüğüm bir örneği: “Doktor bey, çocuğum çok sinirli.” Bakıyorsunuz adamın kendisi yay gibi gergin. Kaşı-gözü oynuyor, huzursuz, kavgaya hazır bir halde. “Siz de huzursuzsunuz sanırım?” “Evet ama, siz beni bırakın, çocuğu tedavi edin.” Elimde olmadan gülerim. “Sürekli yanında olduğu, devamlı gözünün içine baktığı babası bu kadar gerginken, ben çocuğu nasıl sakinleştirebilirim?” “Eee, şeyy. Haklı olabilirsiniz.” Ve genellikle reçeteyi ebeveyne yazarım, çocuğa değil.

İzmit depremi sonrası bir aile, çocuklarının depremden korktuğunu söylemişti bana. Onlara ilk sorum, “Peki siz depremden korkuyor musunuz?” oldu.

“Evet, hala sürüyor o korku” dediler. “Ama çocuğa belli etmiyoruz. Hem biz kendimizi bıraktık, o düzelsin bari.”

“Demek korkunuzu belli etmediğinizi düşünüyorsunuz. Peki sizin bir arkadaşınızın ciddi düzeyde bir deprem korkusu olsa, o söylemese de siz bunu fark etmez misiniz?”

“Fark edilir tabii.”

“Çocuğunuz aptal mı ki fark etmeyecek sizin korkunuzu?”

“Doğru söylüyorsunuz. Hissediyordur.”

“Tabii ki hisseder. Ve söyler misiniz, en güvendiği ve çok güçlü gördüğü varlıklar olan anne ve babasının bile korktuğu şeyden, çocuğun korkması gayet normal olmaz mı?”

“Haklısınız.”

“Önce sizi tedavi edelim bence.”

“Tamam.”

17 Ağustos depremini hatırladım şimdi. Deprem anında çoluk-çocuğu evde bir kapı altına toplamıştım. Hayli de soğukkanlı idim, hamd olsun.

“Korkmayın” dedim, “sübhanallah deyin.”

Ve hayli sakin biçimde atlattık o depremi.

Sonra birkaç ay sonra Düzce depremini de yaşadık. Deprem anında olanları eşim anlattı sonradan. O sırada 5 yaşında olan kızım, annesine aynen şöyle demiş:

“Anne, korkma. Sübhanallah de.”

O yüzden “önce kendimizi düzeltelim” dedim ya. Ancak biz rahat olursak onlara da huzur verebiliriz.

“TEMEL SAĞLAM OLMALI”

Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de hayatın ilk yıllarıdır. Çocuğun zeka kapasitesinin % 80 kadarı ilk 7-8 yaşta geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk bir-iki yaş çok daha önemlidir ve “temel güven duygusu”nun oluştuğu dönemdir.

Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı, sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise, anne-baba figürlerinin sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan çocuklarda, ileriki yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi huyların temeli, o ilk yaşlardaki eksikliklerdir genellikle.

Nitekim Filipinler’de yapılan bir araştırma, ilk iki yaşında mutlak ve şartsız ilgi ve sevgi ile yetişen (ve iki yaşını doldurana dek emzirilen) çocukların, ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.

Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltının şekillendiği en önemli dönemdir yani. “Daha küçük, aklı ermez bir şeye” demeyin lütfen.

“CENNETTEKİ

GAZOZ NEHİRLERİ”

Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin. Çocuğunuz 3-4 yaşlarından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve “neden, nasıl?” soruları başladığında, sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir. “Anne, sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerededir?” gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları soruyu sormazlar zaten. “Bu yaşta bu konuları anlatmak erken” deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında, çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.

Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:

-Anne biz ölünce ne olacağız?

-Öbür dünyaya, inşallah Cennete gideceğiz yavrum.

-Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani orada ne kadar yaşayacağız?

Annem “Bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde. Uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin.” diye düşünmüş olsa gerek ki, “Bin yıl yaşayacağız yavrum.” demişti.

O kadar üzülmüştüm ki. “İster on yıl, ister bin yıl olsun. Sonunda yok olacaksak, ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum.” demişti o küçücük zihnim bile. Neyse ki ısrarla “emin misin anne?” diye sora sora bir süre sonra doğruyu öğrenip rahatlamıştım. Ya ısrar etmeyip kabullenseydim, ruhumda nasıl derin yaralar kalırdı acaba diye düşünmeden de edemiyorum.

Siz anlatın lütfen çocuklarınıza bildiklerinizi. Hayatın ve ölümün anlamını izah edin. Sizi koruyan inançlarınızı onlara da aktarın usulünce. Allah’ı, cenneti öğretin. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan iyi varlıklara inanmak, öcülerden, çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.

Peygamberimizin ve büyük insanların hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu, kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz öyle yüksek kişilikleri çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz uyduruk bir çizgi film kahramanını kendine idol seçebilir.

Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya da kaçmamak gerekir. Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle ve kaldırabileceği dozda verilmelidir eğitim. Daha ergenlik çağına girmemiş küçücük çocuklara cehennemden bahsetmek, en çok düşülen hatadır bu konuda. O masum, günahsız çocuğun cehennemle ne işi var Allah aşkına? Bu tip yanlış ve dengesiz bir yaklaşım, dine karşı sebepsiz bir soğukluk yaşayan insanların çoğunda, bilinçaltındaki esas sebeptir.

Ergenlik çağı öncesi çocuklara sadece Cenneti anlatmak, Allah’ın sonsuz rahmetinden bahsetmek, müjdeler vermek lazımdır. Bunu yaparken de hayal gücünüzden, özellikle de çocuğunuzun çocukça heveslerinden de yararlanabilirsiniz. “Bu dünyadaki her lezzetli şeyin en güzel şekli Cennette bulunur.” gerçeğinden hareketle, onlara huzur ve sevinç verecek tarifler bulabilirsiniz. Mesela kızım gazoz ve dondurmaya bayılırdı. “Cennette gazoz nehirleri vardır. İç iç bitmez. İstersen dondurmadan dağlar verir Allah sana. Bana da yalatır mısın?” dememden sonra ölüme bakışı değişti. Hatta yakını ölen erişkinleri, bu örnekle teselli edecek hale bile geldi.

Onların ruhları, attığınız her tohumu mükemmel büyütür, emin olun.

“NASİHATÇI BABA”

Hal ve tavırlarla örnek olmak, dil ile anlatmaktan çok daha etkilidir. Uzun konuşmalar ve öğütlerden çok, davranışlarınızla gösterin doğruları. Yoksa çocuğunuz size (benim büyük kızım gibi) “nasihatçi baba” lakabı takabilir.

Çocuğa “yalan söyleme” deyip ardından hoşlanmadığı biri aradığında “evde yok deyin” demek, “sigara içme yavrum, zararlıdır” deyip kendisi “tüttürmek” ne kadar etkili olabilir ki zaten? Veya “Yavrum, kitap oku, kitap en iyi arkadaştır.” diyen bir ebeveyn, evde eline kitap almıyorsa, çocuktaki okuma hevesi artar mı, azalır mı dersiniz? Çocuğa temizlik tavsiye eden erişkin, kendisi geçtiği yerlerde çöp dağları bırakıyorsa, öğütlerinin ne etkisi kalır ki?

Oysa çocuklara “otur, kitabını oku, dersini çalış” demeyip, siz de elinize kitabınızı alıp, “haydi hep beraber kitaplarımızı okuyalım” deseniz, o minik “müritleriniz” peşinizden hevesle gelirler. Geliyorlar da.

Hal dili söz dilinden çok daha iyi etki eder. Ve hal ve tavırlarınız, sözlerinizi yalanlamasın lütfen.

“BABAM BENİ ANLAR MI?”

Çocuğunuza “ulaşabilmek” istiyorsanız, onun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz vaktiyle çocuk oldunuz. Onun sizi anlaması zor ama siz onu anlama şansına sahipsiniz yani. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp, ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi “anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber” gibi görebilir.

Zaten bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman, eğer onun tarzı ile, onun seviyesinde konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun anlayışı, onun çat-pat söylediği sözleri daha rahat kavrar. Aksi halde o erişkinle çocuk arasında bir fikir alış-verişi olamaz. Sizi anlamasını istiyorsanız onun anladığı frekanstan yayın yapmalısınız.

Bunu yapmazsanız ne olabilir? En sık rastladığım bir sonuç, duygu ve düşüncelerini paylaşmayan çocuklardır. Çocuk aslında bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “evladım, bir derdin varsa anlat” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar her halde.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.

Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi tedirginliklerimi (biraz da abartarak) anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, “saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum, sadece bir arkadaşım beni dövüyor, o yüzden gitmek istemiyorum okula” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı kolayca.

Büyük kızım ilkokula başladığı günün akşamı ona sordum:

“Okulda ne yaptınız Dilara?”

Cevap yok. Bir daha sordum.

“Hık, mık.”

Aklıma şimdi size anlattıklarım geldi. Taktik değiştirdim.

“Ben ilkokula başladığım gün ne olmuştu, anlatayım mı?”

Ve başladım anlatmaya. Ben okula öğleden sonra gidebilmiştim. Oysa sabah tüm sınıf yabancı dilden bir şarkıyı ezberlemişti. Tüm yıl boyunca o şarkıyı söylediler beraberce ve ben hiç eşlik edemedim.

Tam hevesle anlatmaya başlamıştım ki kızım sözümü kesti.

“İlk derste şunu yaptık, sonra öğretmen şu oyunu oynattı, ardından…” vs vs.

Başarmıştım.

Siz de tıkandığınız zamanlarda kendinizi onun yerine koyun. Kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp şimdilerde onun neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve olabildiğince onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Duyguların, düşüncelerin nasıl paylaşıldığını ona önce siz gösterin.

“Ben bunu zaten yapıyorum” mu dediniz? Gerçekten mi? Çoğu anne-babanın “ben senin yaşındayken…” diye başlayan konuşmaları, söylediğimizin tam zıddı bir havadadır genellikle de, ondan tereddüt ettim. O tip konuşmalarda genellikle ana tema, anne-babanın onca zorluk ve yoklukla nasıl kahramanca başa çıktığı, çocuğun ise bunca imkânın kıymetini bilmeyen sorumsuz, beceriksiz bir haylaz olduğudur. Ve çocuğu aşağılayıp özgüvenini kırmaktan başka bir şeye de yaramaz.

Lütfen bir daha dikkatle okuyun, tavsiye ettiğim şey biraz farklı.

Siz onu anlamaya çalışmazsanız o sizi nasıl anlasın? Siz ona neyin nasıl anlatıldığını göstermezseniz o size neyi nasıl anlatsın?

“DAR DAİREYE VAKİT AYIRIN”

Yata yata büyüyen karpuz bile bakım ister. Sizin aracılığınızla dünyaya gelmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç, nazik, hassas o masum yavruların, günde bir-iki saat olsun, ilginize hakkı yok mudur? Bir futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, bir siyasetçinin konuşmalarından işaretler ve anlamlar çıkarmak için kafa patlatıp kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek garip kaçmıyor mu? Hatta bir yazar arkadaşımın dediği gibi, soru soran çocuğuna “lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum” demek bile (işin içinde yüksek idealler olsa bile) hata değil midir?

“Mum dibine ışık vermez” demeyin lütfen. Güneş dibine de, her yere de ışık veriyor.

“ŞEFKAT DAMARINI YANLIŞ YERDE KULLANMAYIN”

Şefkat çok güzeldir ama ölçüyü kaçırmamak kaydı ile. “Aman çocuğum hiç zahmete girmesin. Aman hiç üzülmesin, ağlamasın.” diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir. Çocuk ağlamasın diye aşı olmasını engellemek veya onun yerine kendisi aşı olmak, ne kadar yanlış ve komikse, çocuğu her türlü sıkıntıdan hemen kurtarmaya çalışmak, her istediğini yapmaya gayret etmek de o denli anlamsızdır. Hayatın gerçekleri ile dozunca yüzleşmesi, onun gerçek hayata hazırlanması için şarttır.

Ve bu hayatın öğrenilmesi gereken en önemli gerçeklerinden birisi de şudur ki, “biz bu dünyanın merkezi değiliz; her şey bizim istediğimiz gibi olmak zorunda değildir.”

Mesela birçok aile, zararlı veya ahlak dışı bazı TV yayınlarını, çocuklarına yasaklayamadıklarından şikâyet ederler. Sebep, çocuğun sevdiği program için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. “Ben o diziyi çok seviyorum anne. Lütfeen.”

Bakın, çocuk istediği her şey için ağlar, sızlar zaten. Sizi dener sürekli. Geri adım attınız mı da, o konu kazanılmış hak gibi olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle ‘plastik’tir. Siz sağlam durursanız, çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin.

Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun, hem kendinizin, yıllarca pişmanlıkla ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.

İpi boynuna sarılıp istediği yerde otlamak için serbest bırakılmış bir havyan gibi değildir insan. Görevleri vardır, yenmesi gereken zorluklar vardır, yapamayacağı şeyler vardır, yapması şart olan şeyler vardır.

Eğer çocuğa şefkat hissediyorsanız, onu gerçek hayata hazırlayın. Gerçek hayatın birinci kuralı ise, hayatın birçok kuralları olduğudur.

“EŞİNİZLE TUTARLI OLUN”

En kötü ruhsal hastalık diyebileceğimiz şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de, anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Bazı ailelerde bu tip uyumsuzluklar çok ileri düzeyde olabilir. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sık sık da birbirleriyle sürtüşürler. Sonuç, çocukta zihin bölünmesidir ve dediğim gibi şizofreniye dek uzanabilir ucu.

O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup belli temellerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir. Kendi arasında uyumlu bir anne-babanın dibinde büyümek, onların ayrı tarzlarla ama aynı amaçlarla, birbirini tamamlayan fırça darbeleri ile şekillenen bir çocuk, ancak böyle yetiştirilen bir çocuk, sağlıklı bir gelişme gösterebilir. Büyüyen bir fidanı bir gün bir tarafa bir gün diğer tarafa bükerseniz, sonunda kırabilirsiniz.

Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.

“SİZ KENDİ GÖREVİNİZİ YAPIN, ÖTESİNE ÇOK KARIŞMAYIN”

Çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını nerdeyse zorla alma hevesindeyiz. “İlla ki şöyle şöyle olmalı benim çocuğum.” Unutmamak lazım ki, o çocuk aslında bizim malımız değildir. Onu biz yaratmadık. Onu iki hücreden büyüten, ana rahminde koruyan, en latif bir gıda olan sütü ona gönderen vs vs biz değiliz. Biz sadece ona hizmetle, onu yetiştirmeyle görevliyiz. Ve eğer biz kendi üstümüze düşeni hakkıyla yapmışsak, ötesi Allah’ın takdiridir. O bazen peygamberlerden inançsız çocuklar çıkarır, bazen de Firavun’un sarayında Musa yetiştirir. Takdir onundur. “Elinden geleni yapmak” başka şeydir, “illa şöyle olmalı” diye zorlamak başka şey. Aksi halde aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede strese girip iyice yanlış davranmaya başlayabiliriz.

“Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim, artık seçim senin.” demek lazımdır, ergenlik çağından itibaren.

Zaten bizim tüm bu anlatıp önerdiğimiz şeyler, sadece “sebep”lerdir. Biz görevimizi hakkıyla yapmak için, bu sebepleri elimizden geldiğince yerine getiririz ama sonucuna karışamayız. O yüzden son tavsiye olarak diyorum ki:

Biz görevimizi yapalım. Sonucunu Allah’a bırakalım.

“VE ÇOCUKLARIMIZ İÇİN DUA EDELİM”

Reklamlar

>Çocugunuzun Manevi Dünyası

Şubat 27, 2008

>Beslanme konusunda eski kuşaklardan daha çok şey biliyor olabiliriz. Öğrenme bozukluklarını tespit etmekle kalmayıp, yeni eğitim teknikleri geliştirmiş olabiliriz. Ebeveynler olarak iyi anne baba olmaya çalışıyoruz ve çocuklarımıza başarılı bir yetişkin olmak için ihtiyaç duydukları her şeyi vermeye gayret ediyoruz. Fakat, tüm bunlara rağmen, yine de, önemli bir noktayı gözden kaçırıyoruz galiba: Çocukların manevî dünyasını.

Oysa maneviyat kendine güvenin, faziletlerin, ahlâkın ve aidiyet hissinin üzerinde yükseldiği esas temeldir. Hayata yön ve anlam veren odur. Biz çocuğumuz doğduğu anda onunla bir sözleşme imzalamış oluyoruz. Bu sözleşme gereği, çocuğumuzun manevî yeteneklerini anlaması ve bu yeteneklerini akıllıca kullanabilmesi için ona yardımcı olmak durumundayız.

Bütün çocuklar, kendi dünyaları hakkında içsel bir merakla hayata açar gözlerini. Doğuştan sezgiye açık bir yapıları vardır. Ebeveyn olarak bizler, çocuklarımızın bu kıymetli ruh hallerini sözlerimizle, hareketlerimizle ve dikkatimizle besleyebiliriz. Nerede merak duygusu varsa, orada maneviyat vardır. Öyleyse, anne baba çocuğunun merak duygusunu köreltmeyecek şekilde, hatta onu sürekli kışkırtacak tedbirler eşliğinde yetiştirmek zorundadır.
Hayatı bir dua, ruhî bir yolculuk olarak yaşarsak, sıradan diye baktığımız her şey mucizeye dönüşür. Gündelik hayatın karmaşasına son verdiğimizde ve çocuğumuzun da zevk almasını sağlayarak küçük anları yüceltebildiğimizde, onların merak ve sezgiye dayalı ruhlarını onaylamış ve beslemiş oluruz.

“Bu nasıl olacak? Benim hiç zamanım yok” diyen anne babalar, içiniz rahat etsin. O kadar zor değil tüm bu söylediklerimi yapmak. Dışarıda çalışan iki çocuk, üç çocuk sahibi hanımlar, size sesleniyorum. Benim önerilerim her türlü ailede, her türlü ev ortamında uygulanabilecek basit iş parçalarından oluşuyor. İşte size 5 öneri:

1- ÇOCUĞUNUZU DİNLEYİN:

Çocuklar kendilerine ruh üfleyen Ruh’la teması yeni olduğu için doğuştan bilgedirler. Eğer onların içine doğan şeyleri dinler ve değer verirsek, çocuklarımız ruhlarıyla temas kurma yeteneklerini pekiştirirler. Bir çocuk “Kendimi iyi hissetmiyorum anne” dediği zaman, onunla daha derin bir ilişki kurmanın ve kendisini iyi hissetmemesinin nedenini bulmanın zamanı gelmiş demektir. Çocuğumuzu dinlemek, sadece onun en derin hislerinin onaylanmasına yardımcı olmaz, aynı zamanda bizim de zevkli, kendi iç dünyamızı daha iyi görmemize yarayan ilham verici bir şeyler yaşamımızı sağlar. Ben çocuklardan çok şey öğrendim. Onları dinlemeye vakit ayırın. Akşam çocuğunuz uykuya dalmadan önce, parkta birlikte yürürken, sabah kahvaltıda, sadece ikinize ayırdığınız özel bir vakitte olabilir bu. Tüm konuşmayı kendiniz yapmayın. Onun ne dediğine kulak verin. Emin olun ki, ağzından çıkan sözler sizi çok şaşırtacak.

2- SIRADAN OLANA ANLAM KATIN:

Bugünden başlayarak gündelik hayatınıza çocuğunuzla birlikte özel bir anlam katın. Sadece bulaşık yıkamak yerine, sabun kabarcığında yolculuk eden meleği görün. Akşam yemeğinde çocuğunuzla birlikte birkaç tane hurma yiyin. Ruha temas edebilmenin tesirli yollarından biri de müziktir. Çocuğunuzla ruha yükseklik hissi veren müzikler dinleyin. Böylece kısa zamanda çocuğunuz, ruhunu neyin ferahlattığını kavrayacaktır. Apartman hayatı yaşıyorsanız, çocuğunuzun hayal dünyasını beton duvarlar arasında katılaştırmamak için pencerenize konan kuşu gösterin ona. Sık sık dikkatini ağaçlara, yapraklara, göğe, bulutlara ve rüzgara çekin. Onun hayal dünyasından taşırdıklarını, gerçeklik takıntısıyla parça parça etmekten kesinlikle uzak durun.

3- ESNEK BİR YAPI OLUŞTURUN.

Adı üstünde çocuklar kendi başlarına düzen oluşturamazlar. Dünya onlara tahmin edilemez bir yer olarak görünür. Yaşantınızı iyice gözden geçirirseniz, çocuğunuzun hayatında neyi sıkılaştırıp neyi gevşetmeniz gerektiğini görebilirsiniz. Yedi yaşındaki bir çocuk, “Kendimi bir hapishanede gibi hissediyorum. Herkes bana ne yapacağımı anlatıyor. Servis şoförü bile nereye oturacağımı söylüyor” diyerek bana dert yanmıştı. Buradaki hassas nokta, çok katı olmayan, ama güvenliği de elden geldiğince göz önüne alan, çocuğunuzun rahat hareket edebileceği esnek bir yapı oluşturmaktır. Esneklik, çocuğun maneviyatı kadar şahsiyeti için de çok önemli bir ilkedir. Göreceksiniz, çocuğunuza kendi beklentilerinizi ve sınırlarını açıkça ifade ettiğinizde, her şey daha güven içinde yürüyecektir. Tabii esnekliğe bir parça eğlence de eklemeniz gerekiyor. Bu konuda kafanız çok net değilse, çocuğunuza danışabilirsiniz.

4- ÇOCUĞUNUZ İÇİN İYİ BİR AYNA OLUN.

Siz çocuğunuz için bir aynasınız. O aynada siz gündelik hayat ile maneviyatı buluşturabildiğiniz ölçüde, çocuğunuz için iyi örnek olacaksınız. Yaptığınız ya da söylediğiniz her şey, sahip olduğunuz her tutum ve tavrınız, sesinizin tonu, ifade biçiminiz, bunların hepsi çocuğunuza dünyanın nasıl bir şey olduğu ve sizin onunla nasıl bir ilişki kurduğunuzu anlatır. Çocuğunuzun gözünde dış dünyanın aynası da, sizsiniz. Hatta kendisini de sizin aynanızda görür. Eğer çocuğunuz karşısında ruhuyla rahat ve uyumlu bir ilişki kurmayı başarmış bir ebeveyn görürse, muhtemelen kendisi de öyle olacaktır. Allah ve inançlarınızla ilgili bilgi ve hislerinizi onunla gerektiği ölçüde paylaşırsanız, çocuğunuz bunu kendisine model alacaktır. Çocuğunun Rabbiyle iyi ilişkiler geliştirmesini isteyen bir ebeveyn, bunu önce kendisinde görünür kılmalıdır.

5- HER YENİ GÜNÜ YENİ BİR BAŞLANGIÇ YAPIN.

Her yeni günü yeni bir başlangıç yapın. Ebeveyn olarak her yeni güne taze bir başlangıç yapmak sizin elinizdedir. Fakat kendinizi hazır hissetmediğiniz, canınızın bir şeye sıkıldığı zamanlarda, çocuğunuza karşılıksız maneviyat pompalamaya kalkışmayın.

Ruh her zaman hareket halinde olmaktan zevk alır. Çocuklarımız ve kendimiz için affedici olmak, daima ruhumuzu hareket ettiren ve ona nefes aldıran yaşama gücümüzdür. Dolayısıyla biricik çocuğunuzla birlikte olmanın tadını çıkarın. Onları sıkıca sarın, ruhunuzun sıcaklığını onlara aktarın. Ne kadar biz onlara bir şey öğretiyor gibi görünüyorsak da, asıl onlar bizim öğretmenimizdir. Doğal bir hikmet vardır hallerinde. Onlar bizim unuttuğumuz şeyleri görür ve bize hatırlatırlar.
Değerli anne babalar! Çocuklarınızın ruhlarıyla temas halinde kalmalarına yardımcı olalım. Böylece hem onlar zaman içinde ruhlarını yitirmemiş olur, hem de biz kendi ruhumuzla temas kurmuş oluruz.

Mimi Doe

>Zorunlu Eğitim Artık 9 yıl

Şubat 26, 2008

>Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürü Remzi İnanlı, zorunlu eğitimin 2008-2009 eğitim öğretim yılından itibaren 9 yıla çıkarılması için çalışma başlattıklarını belirterek, ”Okul öncesi eğitimi de zorunlu hale getireceğiz” dedi.

”OKUL ÖNCESİNDE AVRUPA’NIN GERİSİNDEYİZ”

Türkiye’deki okul öncesi eğitimin, Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında çok gerilerde olduğunu bildiren Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürü Remzi İnanlı, en düşük seviyedeki Avrupa ülkesinde bile okullaşma oranının yüzde 70’lerde seyrettiğini, bunun da okul öncesi eğitime verilen önemle ilgili olduğunu söyledi. İnanlı, okul öncesi eğitim kurumlarında bakıcılık görevi üstlenilmediğini belirterek, konuşmasını şöyle sürdürdü:

”Avrupa ülkelerinde bu kurumların bir eğitim yuvası olduğu kavranmıştır. Avrupalı ekonomistlerin hazırladığı raporlarda, okul öncesi eğitime 1 liralık yatırım yapıldığı takdirde ekonomiye 7 lira olarak geri döndüğü, bu eğitimi alanların vatanına, milletine bağlı, vatandaşlık görevini yerine getiren insanlar olacağı vurgulanmıştır. Bunlar özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaşayan insanlar için önemlidir. Çünkü burada yaşayan insanların dil problemi var. Çocuk dil bilmeden okula geliyor. Dil bilene müfredat uygulanırken, bilmeyen müfredatın gerisinde kalıyor. Biz okul öncesi eğitime ağırlık verirsek tüm çocuklarımızı eşit şartlarda ilköğretime başlatmış oluruz.”

”ZORUNLU EĞİTİM 9 YIL OLUYOR”

Okul öncesi eğitimin 2008-2009 eğitim öğretim yılından itibaren zorunlu eğitime dahil edileceğini bildiren Remzi İnanlı, şunları kaydetti: ”2008-2009 eğitim öğretim yılında pilot il uygulamasına geçerek, okul öncesi eğitimi de zorunlu hale getireceğiz. Pilot uygulamadan alacağımız sonuçlara göre 5 yaşı da zorunlu eğitime dahil etmek için çalışmalarımız devam ediyor. Bu uygulamaların sonunda 8 yıllık zorunlu eğitim, okul öncesinin de eklenmesiyle 9 yıla çıkmış olacak. Uygulamanın yapılacağı pilot illerimiz henüz belli değil. İl milli eğitim müdürlüklerine yazı gönderdik. O bilgiler ışığında illerdeki okullaşma, öğretmen ve öğrenci sayısına göre pilot il uygulamasını başlatacağız.”

KIRMIZI ÖNLÜK BİR MODAYDI

Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürü İnanlı, 2 yıl önce aldıkları kararla ana sınıflarında kırmızı önlük uygulamasına son verildiğini kaydederek, bu uygulamadaki temel amacın öğrencilerin daha özgür hareket etmesi olduğunu belirtti. ”Çocuğa resmi bir kıyafet giydirdiğinizde çocuk bir rol üstleniyor” diyen İnanlı, şöyle devam etti: ”Ana sınıfına devam eden çocuk özgür olmalıdır. Çocuklara resmi bir elbise giydirdiğinizde o elbise kirlendiği zaman ‘annem kızacak, öğretmenim kızacak’ gibi endişeler taşıyorlar. O zaman da bu eğitimin gereğini yapamayız. Bu serbestlik yalnızca öğrencilere değil, öğretmenlere de verildi. Çünkü öğretmen de çocukla beraber yatacak, kalkacak, gerekirse takla atacak. Takım elbise giyen bir öğretmen sınıfa girdiğinde rahat hareket edemez. Bu nedenle hem öğretmen, hem de çocuğun serbest kıyafetle okula gelmesini uygun gördük. Ana sınıflarında kırmızı önlük bir modaydı ve buna son verdik.”

AA

>Zorunlu Eğitim Yaşı 5`e İndiriliyor

Şubat 26, 2008

>Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim yaşını 5’e çekecek ve okul öncesi eğitimi zorunlu kılacak. MEB gelecek yıl başlatacığı uygulamayı, 2013 yılına kadar yurt çapına yayacak. İşte ayrıntılar:

Milli Eğitim Bakanlığı, gelecek yıl 15 ilde başlatacağı pilot uygulama ile seçilen illerde eğitim yaşını 5’e çekecek ve okul öncesi eğitimi zorunlu kılacak. MEB, 2013 yılına kadar uygulamayı Türkiye çapına yayacak.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), gelecek yıl 15 ilde başlatacağı pilot uygulama ile seçilen illerde eğitim yaşını 5’e çekecek ve okul öncesi eğitimi zorunlu kılacak. MEB, 2013 yılına kadar uygulamayı Türkiye çapına yayacak.

MEB Okul Öncesi Eğitim Genel Müdürlüğü, hazırladığı yasa taslağı neticesinde okul öncesi eğitim zorunlu hale getirilecek. Ocak ayı başında onaylanması beklenen tasarı sonrasında, pilot olarak seçilen 15 ilde zorunlu eğitim yaşı 5’e çekilecek. Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürü Remzi İnanlı, 5 yıllık kalkınma planı çerçevesinde MEB’in 5 yaşındaki çocukların tamamının okul öncesi eğitime başlamasını hedeflediğini ve bu bağlamda bu tasarının hazırlandığını açıklarken, “Zoru başardık ve okul öncesi eğitimin konuşulmadığı zamanlardan bu zamana geldik” dedi.

5 YAŞINDAKİ ÇOCUKLARIN YARIYA YAKINI OKULLU

İnanlı, zorunlu eğitimin 2013 yılına kadar ‘hatasız’ olarak geçişini sağlamak amacıyla 15 ilin pilot bölge olarak seçileceğini anlattı, Okul öncesi dönemde özellikle ‘5 yaş’ın önemli olduğunu söyleyen İnanlı, 2008 sonu itibariyle 5 yaşındaki çocukların yüzde 47’sinin okul öncesi eğitimde yer alacağını anlattı. İnanlı, tüm okul öncesi okulları da tek bir elde topladıklarını kaydederken, “Artık yaygınlaştırma kaygımızdan çok kaliteyi artırma kaygımız var. Zaten öğretmen kalitemiz ve araç gereç konusundaki durumumuz ile Avrupa Birliği standartlarını da yakaladık” diye konuştu.

ANKA

>Özel Kreşler MEB`e Bağlanıyor

Şubat 25, 2008

>Özel kreş ve gündüz bakımevleri ile özel çocuk kulüplerinin gözetim ve denetiminin Milli Eğitim Bakanlığı’nca yürütülmesine ilişkin kanun tasarısı, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda kabul edildi.

AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Sağlam başkanlığında toplanan TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu, Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı’nı görüşmek üzere toplandı. Komisyon, yapılan görüşmelerin sonunda tasarıyı kabul etti. Tasarı, eğitim ve öğretim kurumlarının ilk basamağı olan özel kreş ve gündüz bakımevleri ile özel çocuk kulüplerinin gözetim ve denetiminin de Milli Eğitim Bakanlığı’nca yürütülmesini öngörüyor. Tasarıya göre Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile bu Kanuna dayanılarak çıkarılan ilgili yönetmelik hükümleri gereği izin almış olan özel kreş ve gündüz bakımevleri, Milli Eğitim Bakanlığı’nca çıkarılan özel öğretim kurumlarına ilişkin yönetmelikle ilgili diğer mevzuat hükümlerine uygun olarak açılış izinlerini 31 Aralık 2008 tarihine kadar yenileyecek. Özel çocuk kulüpleri ise açılış izinlerini özel öğrenci etüt eğitim merkezi olarak bu tarihe kadar yenileyecek.

Açılış izinlerinin yenilenmesine kadar söz konusu kuruluşların her türlü iş ve işlemleri 31 Aralık 2008’e kadar Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu mevzuatı çerçevesinde Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından yerine getirilecek. Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’ne kuruluş açmak üzere yapılan, ancak bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte henüz sonuçlandırılmamış olan başvurular, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu mevzuatı çerçevesinde Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından 2 ay içinde sonuçlandırılacak.Komisyonda kabul edilen tasarının önümüzdeki haftalarda TBMM Genel Kurulu’nda ele alınması bekleniyor.

(İHA)

>Sözleşmeli Öğretmenlere Yeni Şans!

Şubat 22, 2008

>Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), sözleşmeli personelin özür durumundan yer değişikliğine yer verilmemesine karşın, sözleşmeli öğretmenlerin gitmek istedikleri il ya da ilçelerde boş pozisyon olması halinde yer değişikliği yapabileceklerini açıkladı.MEB Personel Genel Müdür Yardımcısı Hikmet Orman, Türk Eğitim-Sen’in sözleşmeli öğretmenlerin özür durumundan yer değiştirmesine yönelik yazısına cevap verdi. Orman, bir yıllık çalışma süresini tamamlayan sözleşmeli öğretmenlerin, sağlık ve eş durumu özrüne bağlı olarak “yaz tatili döneminde” gitmek istedikleri ilde boş pozisyon bulunması halinde yer değişikliği yapabileceklerini bildirdi.

2 BİN 136 SÖZLEŞMELİ ÖĞRETMEN YER DEĞİŞTİRDİ

Orman, sözleşmeli personel çalıştırılması ile ilgili Bakanlar Kurul Kararı’nda, sözleşmeli personelin özür durumundan yer değişikliğine yer verilmediğini belirtti. Orman Bakanlar Kurulu Kararı’nda söz konusu maddenin bulunmamasına karşın 2007 yılında 2 bin 136 sözleşmeli öğretmenin “eş ve sağlık durumu özründen” yer değişikliğinin yapıldığını açıkladı. Başvuru yapan öğretmen sayısının ise 2 bin 143 olduğunu bildiren Orman, 7 öğretmenin atanamama sebebinin ise özürlerinin bulunduğu illerde alanlarında 15 saat ders yükünün bulunmaması olduğunu kaydetti.MEB’e bağlı okullara toplam 40 bin sözleşmeli öğretmen atandığını hatırlatan Orman, boş sözleşmeli öğretmen pozisyonu bulunmadığını açıkladı. Orman, boş pozisyon açılması halinde öğretmenlerin elektronik ortamda eğitim kurumunu tercih edebileceklerini bildirdi. Orman, “Tercih eden özürlerinin bulunduğu ildeki eğitim kurumlarına görevlendirilme işlemleri, hizmet süresi üstünlüğü, bu sürenin eşit olması halinde ise KPSS10 puan üstünlüğü esasına göre yapılacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

http://haber.mynet.com/detay/bilim-egitim/Sozlesmeli-ogretmenlere-yeni-sans/31Ocak2008/X1201762923328

>Cici Kaynak Sitesi-Subat Ayi

Şubat 22, 2008

>

Değerli arkadaşlar
Aşağıdaki link de, içinde çeşit çeşit sanat etkinlikleri olan yabanci bir site adresi var. Etkinlikler bazı başlıklar altında kategorize edilmiş. Biraz kurcalarsanız güzel sanat etkinliklerine ulaşabilirsiniz.

http://www.enchantedlearning.com/crafts/

Cici kalın… 🙂

>Bu Çocuk Kabına Sığmıyor :)

Şubat 22, 2008

>

Arkadaslar aranızda böyle bir öğrenciye sahip olan var mı? 🙂 İzleyin…

Cici kalin… 🙂

>Yeni Bir Yayınevi – Zaras Yayinlari

Şubat 21, 2008

>Değerli arkadaşlarım,

Bu bölümde sizlere çok yakında eğitim dünyasına adımlarını atacak olan yeni bir yayın evinden bahsetmek istiyorum. Zaras yayınları, 10 seneyi aşkın bir süredir okulöncesi eğitim alanında çalışan Zehra Aras Hanimefendi’nin emeği ile kuruldu ve yakinda 8 kitap ile piyasaya çıkmaya hazırlanıyor. Hikayeleri ile, yaratilis hakikati cercevesinde, çocukların hem doğayı tanimalari ve sevmelerini hem de arastirmaci bir kisilik kazanmalarini amaçlıyor. Biz de inciminci grubu olarak Zaras Yayinlari calisanlarina Allah`tan muvaffakiyet diliyoruz.

>Sanat Etkinlikleri-Şapkalar ve Taçlar

Şubat 21, 2008

>