Archive for the ‘Cici Anılarım’ Category

>ANAHTAR SÖZCÜK :)

Ocak 29, 2011

>

Çokokerem’e (25 aylık) bir şey istediği zaman “-mısın/-misin” demeyi öğretmeye çalışıyoruz. Zaman zaman unutsa da defalarca yapılan hatırlatmalar sonunda, oğlum bu kalıpları istediklerini elde edebilmek için bir anahtar olarak görmeye başlamış olacakki aramızda şöyle bir diyalog geçti geçenlerde…

Mutfaktayım. Elimde bıçakla bişeyler doğruyorum. Bizim çoko bıçağı fark edince usul usul yanıma geldi. Sanırım her zaman yaptığı gibi “Anne bıçak ver!” diye eteklerime tutuşacaktı ki, altın kuralı hatırladı ve kibarca “Anne bıçağı verir misiiiiin?” diye sordu. 🙂 Tabii ben pek oralı olmadım. İstenen bıçak olunca “Olmaz yavrum…” deyip işime geri döndüm. Bizim oğlan biraz daha düşündü ve yeni bir kelime grubuyla isteğini yeniledi. “Anneciyiiim misin bıçak verirsin miiii?” 🙂 Gülmemek için kendimi zor tutuyorum ama ciddiyetimide koruyarak, “Olmaz oğlum, bıçak oyuncak değil. Çok tehlikeli.” diyorum. Kerem’in suratı iyice asıldı. Ağlamamak için zor tutuyor kendini ama inatlaşmak yerine hala “-mısın/-misin” lerden medet umuyor. Ve son hamle beklenen göz yaşları içerisinde geldi.

“Anneciiiyiiiim bıçak ver miyisin misin? Ühüüü” :))

Cici kalın… 🙂

Reklamlar

>İKİ SEÇENEK…

Ocak 26, 2011

>

Hayat bana iki seçenek sunuyor dedim… 

“Kalarak ayrılık, giderek ayrılık.”
Şanslısın dedi yaşlı adam…

 “Ya kendinden ayrı kalsan?”

26.01.2011 Richmond/Usa

>DÜŞ UYKUSU…

Aralık 12, 2010

>

İnsanın tek mevsimi vardır her zaman. Kalbin hangi mevsimdeyse sen onu yaşarsın. Nasıl ki beklenmeyen bir ayrılık seni baharın tüm cilvelerinden mahrum bırakabiliyorsa, sıcacık bir bakışta kışına yaza, düşen kar tanelerini tatlı birer pamukçuğa dönüştürebilir. Bu yüzden hava durumuna değil, yürek durumuna bakmak lazım.

Yüreğim bahar… Ama arada bir pencerelerden soğuk havalar sızmıyor değil. Üşüyorum. Ve içimdeki mevsime zarar gelmesin diye, tıpkı kış uykusuna yatan canlılar gibi, yanıma zarar görmesini istemediğim bütün sevgileri, iyliğe ve güzelliğe dair herşeyi alarak bir düş uykusuna yatmak istiyorum. Biliyorum… Uykudayken gerçekler beni üzemez.

Baharımı kışa döndüremez…

….

(Yorgun bir gün-01:20 am İst/Tr-13.12.2010)

>SÜT DÖKMÜŞ KEDİ NASIL OLUR? :)

Kasım 28, 2010

>

Böyle çokokeremim gibi olur. 🙂 Daha önce televizyonun üstüne sütü döküp, sonrada “Anne bakkk! Televijyonu yıkadımm!” diyen bir afacan tanıdığım için, Kerem’in bu haline biraz daha iyimser bakabiliyorum. 🙂

Ne demişler?  Beterin beteri var…

Cici kalın…  🙂

>BAYRAM SONRASI… :)

Kasım 19, 2010

>

Çokokeremim, iki yaşına basmaya hazırlandığı şu günlerde, bebekliğe veda edişini bir kez daha annesine ıspatlamayı başardı. Nasıl mı? Aldığı bayram harçlıklarıyla. 🙂 Birde aldığı paraların üzerindeki Atatürk resmini gösterip  “Anne bak babam” demez mi! 🙂
***
Yeğenim Ubeyd (8 yaşında) reklamlarda gördüğü arabayı babasına aldırmak için dil dökerken, kardeşi Berra soruyor:
-Abi ne yapıyorsun?
-Görmüyor musun, hayallerimin peşinden koşuyorum! 🙂
Berra (4 yaşında) durumu pek anlayamaz ve yanıma gelir.
-Nezihe teyze, sen hayallerinin peşinden koşuyor musun?
-Evet, koşmaya çalışıyorum. Peki ya sen?
-Evet bende bak! (Berra olduğu yerde koşmaya başlar!  :))
***
Misafirlikteyiz. Çantamı koltuğun kenarına asıyorum. Çaydı sobetti filan derken telefonum çalıyor. Çantamı açıyorum. Çantamda birkaç tane şeker. Allah Allah, ben ne zaman koydum bunları diye düşünüyorum ama önemsemiyorum. Aradan zaman geçiyor, tekrar telefon çalıyor. Çantamı açıyorum. Aaaa birde ne göreyim. El çantam ağzına kadar şeker dolmuş! Telefonu açayım derken birde hepsi salonun ortasında yere dökülmesin mi! Ben şok olmuş durumdayım ama çatamın içinden çıkan şekerleri gören misafirler benden daha şaşkın vaziyettler 🙂 Kendimi evin sandığından gizlice şekerleri yürüten çocuklar gibi hissettim. Tabii sonradan bu işin asıl kahramanı ortaya çıktı. Nasıl mı?
-(Sessizce kulağıma fısıldıyor) Nezihe teyze, çantana bir kaç tanecik (!) şeker koydum ama sığmadı. Sen onları sakla. Ben artık anaanemin çantasına koyacağım!
Cici kalın… 🙂

19.11.2010 İst-Tr

>KARETE ÇORBASI :)

Eylül 11, 2010

>

Yedi yaşındaki yeğenim Yusuf, dövüş sporlarına merak salmış. Yemeklerle arası bozuk olan bu yumurcağa sebzeli çorbayı yedirmek için, ablam çorbanın ismini ve birazda görüntüsünü değiştirmiş. “Oğlum, gel bak sana karete çorbası yaptım” deyince bizim Yusuf yelkenleri suya, çorbayı da mideye indirmiş. 🙂 Akşam sofrada da dolma vardı. Yusuf sordu annesine: “Anneciğim, peki bu ne yemeği?” Ablam hazırlıksız gelen bu soru üzerine biraz düşündükten sonra “Boks dolması oğlum.” dedi. :)) Kahkahalarıma engel olamadım. :))

Ama itiraf etmeliyimki yöntem çok hoşuma gitti. Belki bizim cici çocukların sağlıklı besinler yeme ile ilgili inatlarını kırmak için  denenebilir. Tek yapmamız gereken çocuğumuzun kalbine dokunacak anahtar kelimeleri bulmak ve onları yemeklerle ilişkilendirmek. 🙂

Cici kalın… 🙂

Resim Kaynak

>ANAANNE OLDUM! :)

Ağustos 27, 2010

>

Cici oğlum Çokokeremim, 20 aylık oldun. Her gün seninle ilgili yeni bir şeye şahit oluyorum. Mesela kitaplarda veya televizyon da ne zaman bir fare görsen “Anneee bak bak bak bak mamaaa!” diye bağırıyorsun. Fareyi iştah açıcı bulmanı şimdilik saygı ile karşılayabilirim. 🙂

Ama lütfen lütfen lütfen bana anaanne demeye bir son ver.  Yoksa sana evlat değil, torun muamelesi yapmaya başlayacağım haberin olsun!

28.08.2010 İst/Tr

>HAKLI BİR BAHANE … :)

Haziran 13, 2010

>

 İstanbula geleli neredeyse 1 ay oluyor. Bu bir ay içinde ise çok güzel şeyler oldu. Benim açımdan olmasada çokokeremim açısından çok büyük gelişmeler kaydettik. Daha geldiğimizin ikinci günü oğlum bana anne demeye başladı. Öyle tekrar filan değil ama bilinçli bir şekilde… Nasıl bir duygudur bu? Nasıl bir mutluluk! Yüreğim boş bir kapmışta sanki, o anne deyince içine sevgi ve merhamet doluyor.

Bu duygunun bir minyatürünü okuldan mezun olup mesleğime başladığım ilk günde yaşamıştım. Öğrencilerim bana öğretmenim deyince ben bir hoş oluyordum. Oda apayrı bir mutluluktu tabii.

Buraya gelirken gireceğimiz sosyal ortamların çokokeremimin dil gelişimini olumlu yönde etkileyeceğini ümit ediyorduk. Çok kısa zamandada bu dileğimizin gerçekleştiğini gördük. Sadece anne değil başka kelimelerde kullanmaya başladı. Hatta ilk cümlesini kurdu bile!

-Anne koktumm! (Anne korktum demek istiyor 🙂

Bunun yanında dil gelişimimiz zamanla farklılıklarda gösterebiliyor. Mesela sürekli ayak altında gezinen çokokeremimi her gören annesiii diye seslendiği için artık oğlumda bana annesiii diye sesleniyor. 🙂

Kerem ailelerimize alıştı ve artık ilk günlerdeki yabancılığı kalmadı. Gerçi hava değişiminden ve alışılmış düzeninden çıktığı için biraz iştahsızlık ve kilo kaybı var ama mutlu olduğunu gördüğümüz için bunu kafamıza takmıyoruz.

Peki bütün bu olanların bana kazandırdığı en güzel şey ne?

Yerinde haklı bir bahane!

Bir ayda bu kadar değişen oğlumuz bir ay daha kalsa ne güzel olur diye düşünüyoruz ve babamızı ikna ediyoruz. Ve bu yerinde bahane ile çokokereminde annesi eşini amerikaya uğurlayıp, bir süre daha oğluşuyla  İstanbul’un kokusunu içine çekmeye hak kazanıyor!

….

Cici kalın… 🙂

>BİSİKLET HIRSIZLARI VE BURUNO

Mayıs 30, 2010

>

Geçen haftasonu ablamlarla birlikte izledik “Bisiklet Hırsızları” filmini. İlk başta siyah beyaz olduğu için burun kıvırdım ama sonrasında resimde görmüş olduğunuz 10 yaşındaki tatlı çocuğun (Buruno) büyüsüne kapılarak btirdim filmi.  Bir çocuk nasıl bu kadar güzel rol yapabilir, nasıl bu kadar tatlı olabilir bilemiyorum. Bütün film boyunca babasının peşinde koştu durdu yavrucak. Bir yerdede tokat attı babası ona haksız yere. Bir küsüşü var görmeniz lazım… İçimiz gitti  izlerken…

Herneyse filmin konusundan bahsedeyim biraz. Buruno’nun babası yani Antonyo uzun süren bekleyişlerden sonra bir iş bulur ama bu işi yapabilmesi için bir bisiklete ihtiyacı vardır. Hanımının çeyizlik örtülerini satarak bir bisiklet alır. Bir gün afiş asarken bisikleti çalınır. Polise gider ama polis sadece ihbarı kayda geçirir ve bisikleti kendisinin bulması gerektiğini söyler. İşte Antonyo ve tatlı oğlu Buruno film boyunca bu bisikleti ararlar.

İşsizlik, fakirlik, çaresizlik ve daha bir çok gerçek hepsi bu filimde… İşin içinde birde çocuk olunca bahsetmeden geçemedim.

Duyguları yansıtan en iyi aynadır çocuklar. Tebessümleride gerçektir onların hüzünleride… Zaman zaman bakmak lazım bu aynalara…

Biraz üzücü bitiyor filim ama vaktiniz varsa sizde bakın bu aynaya derim.

Cici kalın…

Filmin Fragmanı

>GAZEL YURDU…

Mayıs 20, 2010

>

Uzun ve macera dolu bir yolculuktan sonra çok şükür annemin yanındayım. Amerika’dan İstanbul’a gelmemiz tam 4 günümüzü aldı.  Oysa herşey en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Evin anahtarını vaktinde teslim edip yola koyulduk. Ama itiraf etmeliyimki bu evden ayrılmakta çok zor oldu benım için. İlk geldiğimde çokokeremime hamileydim. Oğlum bu evde yaşarken dünyaya geldi. Ve canım annemi bu evde ağırladık. Her karesi ayrı bir hatıraydı benim için…

Herneyse buda geçti ve biz havaalanına doğru yola çıktık. Bize adresi gösteren GPS’in ve arabadaki saatin tam bir saat geri olduğunu fark etmemiz ile başladı aksilikler. Arabada bir panik hali, bende sessizlik. Eşim ve arabayı kullanan abi harıl harıl telefonlar açıp birşeyleri halletmeye çalışıyorlar. Bekliyorum ve can kulağı ile onları dinliyorum. Çok geçmeden uçağı kaçırabileceğimiz ihtimali gündeme geliyor. Yanlış yola giriyoruz ve birde ardından trafiğe takılıyoruz. Artık uçağımızı kaçıracağımız kesinleşiyor. Bende bir şaşkınlık hali aynen böyle gülümsüyorum. 🙂 İlk defa uçak kaçıran biri olarak aklıma ilk gelen başka bir uçakla durumun telafi edilebileceği… Ne kadar iyimser ve saf bir bakış açısı olduğunuda daha sonra müthiş bir tecrübe ile anlıyorum. 🙂

Havaalanına varıyoruz. Uçağımız kalkmadı aslında ama bizim işlemlerimizi gecikmeden dolayı yapmıyorlar. Nereye gitsek bizi başka bir tarafa yönlendiriyorlar. Firmalara açılan telefonlar ise abartısız en az yarım saat sürüyor ve hiç bir sonuç alınamıyor. Tek istediğimiz cezasını ödeyerekte olsa herhangi bir uçağa yerleştirilmek. Ama olmuyor. Ve bütün uğraşlara rağmen bizim biletimiz yanıyor ve yeni bilet almak zorunda kalıyoruz. Peki bilet tarihi ne zaman? 2 gün sonra! Evi teslim ettiğimiz için geride dönemiyoruz ve havaalanına yakın bir yerde bir otelde kalıyoruz. Biraz kırgınlık ve şaşkınlık hali olsada genede iyi vakit geçirmeye çalışıyoruz. Orada bulunan Türklerin kurmuş olduğu bir camiiyi ziyaret ediyoruz. Bir ara çok daralıyorum, duvarlar üstüme üstüme geliyor sanki. Ayaklarım beni kitapların yanına götürüyor. Kütüphaneden bir kitap seçiyorum ve rastgele bir sayfa açıyorum. Şunlar yazıyor: (Hatırladığım kadarı ile)

“Sen bu hayat senin mi zannediyorsun. Dön bak bakalım kendi hayatın üzerinde ne kadar tasarruf sahibisin. İstediğin şeyleri ne kadar yapabiliyorsun. Başına gelenlere kızma! Sana bu hayatı veren sana merahmet ediyor ve seni sahipsiz bırakmıyor. Başına gelen şeylerin arkasında ne hayırlar var bir bilsen…”

İçim ürperiyor bir an ama rahatlıyorum. İhtiyacım olan şeyleri duyuyorum. Biliyorum.

Yolucluk için tekrar hazırlık yapmaya başlıyoruz. Ve yeni bir haber ile tekrar sarsılıyoruz. Kül bulutu yüzünden bir gün sonra ineceğimiz havaalanın tamamen kapatıldığını öğreniyoruz. Yaşadığım şoku size anlatamam. Yüzümde bir tebessüm belirdi gene. 🙂 Şaka yapıyorlar heralde dedim ve bir kaç dakika sonra jeton düştü. Uzun süren bekleyişlerden sonra havaalanının tekrar açıldığını öğrendik ve tam sevinecektikki bu seferde çokokeremin adının sistemde görülmediğini fark ettik. Firmalara açılan telefonlar saatlerce süren görüşmeler sonuçsuz. Başımızı yastığa stresli koyuyoruz malesef.

Ve yolculuk günü… Uçağımıza biniyoruz. İlk durak Londra. Bir saat içinde uçaktan ayrılıp ikinci uçağımıza binmemiz lazım. Koştura koştura uçağımızı buluyoruz. Evet tamam artık biniyoruz ve kısa bir süre sonra İstanbuldayız diyoruz. Çok geçmeden yeni haber geliyor. Valizleriniz başka uçakta diyorlar. Bütün gülen yüz haklarımı kullandığım için yüzümde korkunç bir ifade var. Alın sizin olsun ama bitsin bu yolculuk diye bağırasım var. Hepimizin pili tükenmiş durumda…

Bunca teşkaleden sonra gazel yurdumuza varıyoruz ve bir süpriz valizlerimizide buluyoruz. Ailemizi görünce unutuyoruz yaşadıklarımızı. Ev kalabalık ablalar, kardeşler, yiğenler… Bu yolculuktan geriye sızım sızım sızlayan bir ayak ağrısı kalıyor geriye…

Ve bu sızılarla gönlümüze işlenen dersler…

Biz ne kadar hesaplar, planlar yapsakta, bizim planlarımız değil Rahman’ın planları işliyor. Ve insan acizliğini böyle zamanlarda daha iyi anlıyor.

Cici kalın…

20.05.2010
İstanbul